Denizi Özleyenler İçin

National Geographic Traveler / Yaz 2020

TÜRKİYE'NİN BİNLERCE KİLOMETRE UZUNLUĞUNDAKİ EGE VE AKDENİZ KIYILARI, MUHTEŞEM KUMSALLARDAN, KÜÇÜK KOYLARDAN, ŞİRİN KÖYLERDEN VE CIVIL CIVIL KENTLERDEN GEÇEN ÖYKÜLER ANLATIYOR.
Fethiye yakınlarında yer alan, sarp kayalıklarla çevrili Kelebekler Vadisi, doğal güzelliğiyle nefesleri kesmeyi her zaman başarıyor. Yolla erişimin olmadığı ve kalıcı bir yerleşimin bulunmadığı koya ulaşım teknelerle sağlanıyor.

GÖKÇEADA
Kabatepe’den kalkan feribotun güvertesinde, karşımda beliren sarp kayalıklara şaşkınlıkla bakarken henüz 10 yaşındayım. İsmimi taşıyan ada ile ilk kez tanışacağım, Yolculuğun başından beri daha önce yalnızca filmlerde gördüğüm, taş evlerin sıralandığı şirin sahil kasabalarını hayal ediyorum ve feribot Kuzu Limanı’na doğru yaklaştıkça hevesim yerini hayal kırıklığına bırakıyor: Ufukta ne ahşap sandalyelerin dizili olduğu mütevazı balık lokantaları, ne zeytin ağaçları, ne de taş evler var. Tek gördüğüm çorak toprakla kaplı, insana tuhaf, tekinsiz bir his veren boşluk. Yüzüm düşüyor. Gökçeada’nın aslında adaya sonradan konulan bir isim olduğunu öğrenmeme birkaç saat, bir gün çocuğum olursa adını Ada koymaya karar vermeme 6 yıl, adaya gide gele yakın aile dostumuz olan Kostadinos’un ölüm haberini almamıza ise 20 küsur yıl var. Burun kıvırdığım dört tarafı denizlerle çevrili bu yabanıl kara parçasından önümüzdeki 25 yıl boyunca kopamayacağımı henüz bilmiyorum.

Gökçeada, yakışıklı küçük kardeşi Bozcaada’nın pitoresk sokaklarıyla, sevimli mekânlarıyla, eğlencesi gece sokağa taşan barlarıyla yarışabilecek tatil olanaklarını ilk bakışta vaat etmiyor. Kendisini keşfetmek isteyen yabancının önüne güzelliklerini cömertçe sermek yerine onları zor yola davet ediyor.

Tanışıklığınız ilerledikçe Gökçeada’nın size anlatacağı öykülerin çoğu, muhtemelen korsan saldırılarından korunmak için tepeleri mesken tutmuş, aralarında da hatırı sayılır mesafeler bulunan Rum köylerinde gizli. Bu tarihi köylerden Zeytinli’de, Patrik Bartholomeos’un doğduğu –ve köyün en hareketli noktasında yer alan– evin çevresindeki köy kahvelerinde adanın ünlü dibek kahvesini yudumlayabilirsiniz. Eski Bademli’nin nefes kesici manzarasına ve ulu çınar ağacına hayran olabilir, Yukarı Kaleköy’e ismini veren kalenin eteğinde büyüleyici gün batımları izleyebilir, Tepeköy’de ise her yıl 15 Ağustos’ta Meryem Ana Panayırı için dünyanın dört bir yanından ata topraklarına dönen Gökçeadalıların eğlencesine konuk olabilirsiniz.

Rum köylerinin en büyüğü olan Dereköy ise, günümüzde çoğu hâlâ terk edilmiş hâlde olan evleri ve ıssız sokakları ile adanın hazin öyküsünün en net görüldüğü yer. Rum köylerinin sık sık bir tema parkı mantığıyla gezildiği son yıllarda konuşmalara özellikle kulak kabartıyorum. Bazen bir rehber anlatıyor: “Burada Rumlar vardı, sonra gittiler.” Evet gittiler. Ama daha dürüst bir söylem benimsemek, tarihimizle yüzleşmek, en çok da Gökçeada’yı anlamak adına sormaya cesaret etmemiz gereken bir soru var: “Neden gittiler?” Aslında nüfus mübadelesinin dışında tutulan Gökçeada, 1960 sonrası Kıbrıs sorunuyla gerilen Türk–Yunan ilişkilerinin bedelini ödedi. Okulların kapatılması, arazilerin kamulaştırılması ve adaya açık bir cezaevinin kurulması gibi yıldırıcı gelişmeler Rum halkının 1960’lardan itibaren adayı terk etmesine neden oldu. Eskiden İmroz olarak bilinen adanın adı da, çehresi de zamanla değişti.

Ancak hüzün burası için kader değil ve gelecek daha güzel öyküler anlatmaya hazırlanıyor. Son yıllarda ilkokuldan liseye Rum okullarının yeniden açılmasının da etkisiyle kimi adalılar Gökçeada’ya geri dönmeye başladı. Adaya son gittiğimde Dereköy’deki kahvede sohbet ettiğimiz Vanlı Fatma Teyze (adayı Türkleştirme politikaları sırasında Van başta olmak üzere Doğu Anadolu’dan pek çok kişi buraya yerleştirilmiş) “Ben çocukken buraya ilk geldiğimizde arkadaşlarım hep Rum’du, ben de onlarla oynaya oynaya Rumca öğrenmiştim. Sonra unuttum unutmasına –ama şimdi yeniden gelenlerle konuştukça yeniden hatırlıyorum Rumcayı,” diyor.

Aslına bakarsanız Kuzey Ege’nin bu kocaman adasına doğanın tüm nimetleri cömertçe sunulmuş. Adanın güneydoğu ucunda bulunan Aydıncık Plajı sörf için ideal doğal yapısıyla son yıllarda rüzgar sörfü tutkunlarının çekim noktası; ayrıca uzun, kumlu plajı ile deniz ve güneş peşindekiler için de biçilmiş kaftan. Gizli Liman, Marmaros ve Laz Koyu pırıl pırıl denizi ile öne çıkan diğer plajlardan. Adanın beklenmedik sürprizlerinden olan Tuz Gölü, flamingodan pelikana birçok kuş türünü gözlemlemek için iyi bir nokta. Yapay ışıkları perdeleyen kaya duvarları sayesinde geceleri yıldızlı gökyüzünü seyretmek için mükemmel bir yer olan –ve adını da buradan alan– Yıldız Koyu, aynı zamanda Türkiye’nin az sayıdaki sualtı koruma alanlarından birine sahip. Kaşkaval Burnu’nda yer alan “Peynir Kayalıkları” ise yalnızca tekneyle denizden görebileceğiniz, etkileyici bir başka doğal oluşum.

Doğal güzellikleri bir yana, kaderin cilvesine bakın ki, bir zamanlar etnik gerginlikler ile anılan Gökçeada, çift kültürlü bir yaşam umudunun yeniden filizlenmesiyle uzun zaman önce kaybettiğimiz bir aidiyetin parçalarını bulabileceğimiz sayılı yerden birine dönüşüyor yavaş yavaş. Biliyorum ki ben buraya daha çok geleceğim; adayı daha çok insana anlattıkça mutlu olduğum –ve Fatma Teyze Rumcayı hatırladığı için.

National Geographic Traveler / Seçilmiş İçerikler


National Geographic Traveler Sayılar