BIÇAĞIN SALTANATINI REDDEDEN BIR YARA; Nizâr Kabbâni

Lacivert / Haziran 2017

Kabbânî, kılıcı keskin bir şair olarak tek başına ve ayrıksı olmanın lanetine çoktan hazırdır, yola çıkarken hüküm giyeceğini biliyordur zaten. Kelimelerini cesurca savurur. Tarihin zorunda, emperyalist müdahalenin kucağında ve siyonist zorbalığın sessizliğinde sancılı bir anne gibi doğurur şiirlerini.

Nizâr Tevfîk Kabbânî, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yani Osmanlı’nın fiilen çekildiği Arap topraklarından resmî olarak da ayrıldığının ilan edildiği sene (1923), eski bir Şam evinde dünyaya gözlerini açtığında, ilerde şiirleriyle sulayacağı bereketli Arap coğrafyasının zorlu yılları da başlamıştı. Kabbânî, baharı karşılar gibi bir 21 Mart sabahında Nevruz’a uyanarak merhaba dediği dünyada, ömrünün baharının hep kışa çalacağına şahit olacaktı. 20’nci yüzyılın ikinci yarısı bütün uğursuzluğuyla hüküm sürüyordu dünyada. Şiiri seven bir baba ve Türk kökenli bir annenin oğlu olarak, memleketini ve kelimelerini sevmeye adım attığı yerden başlamıştı şiirine Nizâr. Doğup-büyüdüğü şehrinde 1941’e kadar iyi okullarda okumasıyla, kişiliğini oluşturan ilk nüveler de atılmıştı. Şam Üniversitesi’ndeki hukuk tahsili 1945 yılında sona erdiğinde henüz 22 yaşında olmasına rağmen diplomasi macerası da başlamıştı artık. Suriye Dışişleri Bakanlığı adına Kahire Büyükelçiliği’ndeki suyunu arayan yolculuğu Pekin’den Londra’ya uzanan bitimsiz bir gurbete dönüşmüş, hatta Türkiye’ye bile uğramıştı bu şair-diplomat yalnızlığı. En çok Beyrut’u sevmiş, en çok Beyrut’a kızmış, en çok Beyrut’u anlatmış ve en çok Beyrut’a gömülmüştür… Şehirler ve şiirler arasında geçen zorlu ve yalnız bir ömrün sahibi ve talibidir Kabbânî.


Lacivert / Seçilmiş İçerikler


Lacivert Sayılar