George Floyd, Minneapolis ve Ölü Pikseller

İstanbul Life / Temmuz 2020

Bir zamanlar Sirkeci’deki hanlarda eski fotoğraf makineleri satın almaya gelen bir adamdan bozulmak üzere olan ve kullanılmayan makinelerle çekilen fotoğrafların, görünenin arkasında saklı daha eski ve mistik bir gerçeğin ipuçlarını vermeye çalıştıklarını duymuştum. “Ölü pikseller” demişti onlar için. Yıllar sonra ölü piksellerle tekrar karşılaştım. Minneapolis’te George Floyd’un bir polis tarafından öldürülmesinin ardından çıkan protestolarda...
Sıradan bir günde Minneapolis gezegenin en huzurlu yeri olabilirdi. Mississippi’nin karşı kıyısındaki St. Paul’le birlikte Minnesota’nın en büyük iki şehrinden biri olan Minneapolis, bir şelaleyle son bulan upuzun kano rotaları, parkları birbirine bağlayan bisiklet yolları ve ağaçlar içinde uzanan patikalarıyla savaşların, açlığın ve ıstırapların olmadığı bir mutlu insanlar şehriydi.

Buraya ilk geldiğinizde insanların masallardaki mutlu küçük elfler gibi yaşadıklarını ve hayatlarını iki ağacın arasına hamak kurup kitap okuyarak, bisiklete binerek, her gün mutlaka ve mutlaka gölün etrafında bir tur koşarak geçirdiklerini düşünmüştük. Altı ay süren kışları, eksi 50’ye kadar düşen soğuk havaları, kar tepelerinin arasında uzanan kaldırımları ve buz pateni pistine dönen araba yollarını düşününce bu mutlu küçük elfin hayatı aslında pek de o kadar kolay değildi. Ama o gene de buz tutmuş göllerde paten yaparak, genç ve sağlıklı kalabilmek için soğuk suya dalıp çıkarak veya kayak yaparak neşesini bulurdu (Ha bir de otobüs beklerken donan insanlar, sabah arabasının camındaki buzları kazırken parmaklarını kaybedenler ve öldükten sonra üzerine kar yağıp ancak baharda bulunanlar var, onları saymıyorum).

Şaka bir yana bu şehir bana eski hayatımda hiç bilmediğim özgürlükler sunmuştu. Yüzlerce kütüphaneden istediğiniz kadar kitabı alıp eve götürebiliyordunuz. Ayakkabı giymeden sokağın karşısındaki parka gidebiliyordum. Eşcinseller evlenebiliyor, anaokullarında cinsiyet değiştirmiş öğretmenler çalışabiliyordu. Spor dersinde kayak yapılan, çocukların açık sınıflarda okuduğu okullar bugüne kadar gördüklerim içinde en güzelleriydi. Birçok yerde yasak ve ulaşılmaz olan her şey Minneapolis’te serbestti. İnsan altı ay süren kışları yaşamayı göze alıyorsa bu türden özgürlükleri hak ediyor olmalı diye düşünüyordum.
Hâlâ hepsi serbest, hiçbir şey değişmedi.
Ne var ki bugün sıradan bir gün değil.
Polis gaz attıkça protestolara katılan Amerikan yerlileri göğüslerini daha da kabartarak ilerliyorlar. Ruhani adamlar onlar. Ne plastik mermi işliyor ne gaz...
Aklım hâlâ o günde kaldığı için bugün diyorum. Yoksa ben bu yazıyı yazarken üzerinden 21 gün geçmiş bile. George Floyd’un öldürüldüğü zamandan bahsediyorum. O günü iyi hatırlıyorum. Çocuklarla parktan gelmiştim. Kerem masada oturuyordu ve elini eline vurup, “Polis bir siyahı daha öldürmüş. Boynuna basarak” demişti. Kocam Fransız haber ajansı AFP’nin Orta Batı Amerika’daki fotoğrafçısı. İki buçuk senedir yasadışı ilaç ticareti, çadırlarda yaşayan evsiz Amerikan yerlileri ve opioid bağımlılığı üstüne konular çekiyor ve bir şekilde biz de dünyanın en mutlu şehrinde bile aslında herkesin çok da mutlu olmadığını görüyorduk. Ama bizim gördüklerimizin gerçeğin sadece küçük bir kısmı olduğunu içten içe hissediyorduk. Daha önce de polis Minneapolis’in kuzeyindeki Afrikalı Amerikalıların yaşadığı mahallede kilolu ve suçsuz bir siyahiyi küçük kızının gözleri önünde öldürmüştü. Philando Castille gene Minnesota’nın St. Paul kentinde arabasının içinde vurulmuş, kız arkadaşı olayı Facebook’tan canlı yayımlamıştı. Güney Minneapolis’i Downtown’a bağlayan yollardan biri olan Chicago Avenue’de polisin sudan sebeplerle siyahları durdurduğunu gözlerimle görmüştüm. Gene o civarda Amerikan yerlilerinin yaşadığı ev kompleksinde sosyal yardım örgütü adı altında uyuşturucular ve opioid satıldığını da duymuştum. Kuzeydeki Duluth şehrinin dünyanın en büyük insan kaçakçılığı merkezlerinden biri olduğu söyleniyordu ve Minneapolis’teki mültecilerin ve azınlıkların yaşadığı East Lake Street civarındaki mahallelerin bu konuda adının çıktığı zikrediliyordu. Ama gene de göremediğimiz bir karanlığın üzerini örten kalın bir yorgan vardı sanki. Kışın kar beyazı, yazın orman yeşili yüzü seriliydi. Ama kumaşı eprimiş, pamukları çıkmaya başlamış, yer yer yanıklarla ve deliklerle iyice yıpranmıştı.

Kerem fotoğraf makinelerini aldığı gibi olay yerine gitmişti. Orası önce ‘olay yeri’ oldu, sonra da anma yerine dönüştü. Oysaki Minneapolis’e iki yıl önce geldiğimizden beri orası benim için 38. Sokak’la Chicago Avenue’nün birleştiği yer. İleride metro istasyonu var. Arabama benzini oradan alıyorum, o civardaki sokaklardan birine park edip istasyondan metroya biniyorum. Kışın hava eksi 20 derecenin altına düştüğünde yürürken nefes alamadığım zamanlar oluyor. Biraz aşağıdaki Hakan Ağabey’in kafesi Sovereign Grounds, içindeki küçük oyun parkı sayesinde Güney Minneapolis’in çocuklu ailelerinin neredeyse hepsinin bildiği bir yer. Burası benim de 38 ve Chicago’m. Bunlar bir kokusu, hissi ve duygusu olan anılarım ve belki de başka kimse için bir şey ifade etmiyorlar. Bu sistemde geçerliliği olmayan şeyler. Şimdi bu köşe başka birinin acısıyla dolu. Türkiye’de olsam o acıyı içime çeker ve bu kesişme yerine dair bütün anılarımın üzerini kaplamasına izin verirdim. Şimdi bu iş benim boyumu aşıyor. İki buçuk senedir yaşadığım yerin yüzlerce yıllık sorunları hakkında konuşmak benim haddim değil diye düşünüyorum. Daha çok okumam, Amerika’daki ırkçılık konusunda daha fazla film ve belgesel izlemem lazım. 5 yaşındaki oğlumun diz çöküp küçük gözleri olan oyuncak arabasını George Floyd’un öldüğü yere konulmuş çiçeklerin arasına bırakmasını izlerken ancak büyüdüğünde onun bana bu acıyı anlatabileceğini fark ediyorum. Kardeşiyle birlikte evde oyun oynarken “I can’t breath” (Nefes alamıyorum) diye tekrarlamalarından, ben fotoğraf çekerken yumruk yaptıkları küçük ellerini kaldırmalarından anlıyorum bunu. Oğlum Pamir akşam yattığında, “Ben bugün çok mutluydum ama şimdi bütün mutluluğum gitti. Üzgün olmak istemiyorum” diyor safça. Bu topraklardaki acının bir tohumu onun şefkatli kalbine girmiş ve filizlenmiş.

İçim zehir gibi kana susamış sözcüklerle ve öfkeyle kaynıyor. İçimdeki yazıya baltalı katil özel efektleri, derisi dökülen yanık suratlar eşlik ediyor. Bunları yazmayacağım, çünkü yazamam. Yıllardır çocuk kitapları yazmak içimdeki otosansürün bıçağını iyice biledi. Ama itiraf ediyorum, düşünmek bile insanı yatıştırıyor. Onun yerine ölen yıldızların nasıl son anlarında birden parıldadıklarından ve karanlığa gömüldüklerinden bahsedeceğim. Aslında tek düşündüğüm şey bu. Kolayca içine düşebileceğiniz kara bir delik bu düşünce. George Floyd’un son anlarında annesinin ismini fısıldamasını düşünmeden edemiyorum. Ölmek üzere olduğu o anda birden en başa, annesinin kollarına dönmesi. “Anne, sana geliyorum…” Buz gibi bir hayat döngüsü. Bir fişek vızıltısı, bir yıldız patlaması ve yok oluş. Buna cevap bulamıyorum.

İstanbul Life / Seçilmiş İçerikler


İstanbul Life Sayılar