THE LAST DANCE

Episode / Haziran 2020

Geleneksel medyanın hâkim olduğu dönemi ele alan bir belgesel çekmek zor olabilir çünkü en iyi özel içeriklere ulaşmanız, görülmemiş olanı göstermeniz gerekir. The Last Dance’in yapımcısı Ken Burns, MJ ve ekibiyle beraber en özel içerikleri bize sunuyor.
Amerikan sporlarında en etkili ve başarılı takımlar listesinde 90’ların Michael Jordan’lı Chicago Bulls’u başı çekiyor. Birçoğuna göre Chicago Bulls, bu kadronun başarılarından dolayı basketbol tarihinin en büyüklerinden fakat aslında 90’lardan önceki Chicago Bulls organizasyonu gayet vasattı. Öyle ki şehrin en büyük spor salonu, basketbol takımından daha çok ilgi gören salon futbolu takımı Chicago Sting’e verilmişti. Ancak 1984 NBA Draft’ıyla her şey değişti, Michael Jordan diye genç bir adam Chicago şehrine geldi... Netflix’te yayınlanan ve büyük ses getiren vThe Last Dance belgeseli, işte bu hikâyeyi anlatıyor. Bir organizasyonun doğru yapılanmayla nasıl ayağa kalkabileceğini ve NBA tarihinin en görkemli oyuncusunun 1984 Draft’ıyla vasat bir kulübün kaderini nasıl değiştirdiğini bize apaçık gösteriyor. Birçok yıldız sporcunun profesyonel yaşama geçişini, o yaşamdaki farklı hikâyelerini biliyoruz fakat Jordan bu isimler arasında en kendine özgü olanıydı. Bu denli baskın ve zaman zaman bireysel olarak rahatsız edici bir karakterin takıma ve sonrasında sahaya aklındakileri nasıl dikte edebildiğini, onun spora ve spor organizasyonlarına doğru bakış açısını taşımasıyla açıklayabiliriz. Bir efsanenin başlangıcı: Rekabet hastalığı “Kulüp ve Chicago Bulls takımı saygı görsün istiyorum. Lakers, Philadelphia 76 ers ya da Boston Celtics gibi... Böyle bir şeyin olması çok zor ama imkânsız değil. Umarım ben, bu takım ve kulüp olarak böyle bir program oluşturabiliriz.” Bu, lige yeni adım atmış bir sporcu için son derece olgun bir demeç; Jordan’ın başından beri ne kadar vizyon sahibi bir birey olduğunu ortaya koyuyor. Ana hedefini bu şekilde rekabete dayandıran birinin tüm yaşantısı boyunca bundan beslenmesi kaçınılmaz. Jordan da hep rekabetten beslendi ve hem kendini hem takım arkadaşlarını rekabeti kullanarak yukarı çekti. Chicago Bulls’un başarılarla dolu serüveninin temelini de hastalık seviyesindeki bu rekabet arzusu ve Jordan’ın takım arkadaşlarının böylesine benzersiz bir liderden aldığı olumlu ya da olumsuz dersler oluşturuyordu. Üstelik o takım arkadaşları sıradan isimler değildi: Basketbol tarihinin en iyi yardımcı aktörü diyebileceğimiz Scottie Pippen, sadece basketbolun değil tüm insanlığın gördüğü en uçarı karakter Dennis Rodman, günah keçisi ilan edilen Jerry Krause’un Yugoslavya’daki savaşın ardından kendini NBA serüveninde bulan gözbebeği Tony Kukoc... Geleneksel medyanın hâkim olduğu dönemi ele alan bir belgesel çekmek zor olabilir çünkü en iyi özel içeriklere ulaşmanız, görülmemiş olanı göstermeniz gerekir. The Last Dance’in yapımcısı Ken Burns, MJ ve ekibiyle beraber en özel içerikleri bize sunuyor. Chicago Bulls’un 1998 NBA Şampiyonluğu hikâyesinin Michael Jordan üzerinden ele alınmasıyla anlatının başlaması ve o senenin hikâyesindeki her başlığın iyi işlenmiş flashbacklerle seyirciye sunulması aslında The Last Dance’in iki ayrı kitleye hitap etmesini de sağlıyor. O döneme hâkim kişiler için gösterilen özel görüntüler ve bilgiler kritikken MJ’in ve Chicago Bulls’un hikâyesini belgeselle öğrenenler için konunun titizlikle işlenip anlatılması önemli. Majesteleri tahtı devralıyor Magic Johnson ve Larry Bird, 80’ler döneminin NBA yıldızlarıydı, hatta organizasyonun ilk kitlesel yıldızları diyebiliriz. Bu dönemin sonuna yaklaşırken NBA markasının yeni kitlesel yıldızını bulması gerekiyordu. Michael Jordan markası bu noktada, “her birey bir markadır” fikrini en uç şekilde hayata geçirecek kişi olarak sahneye çıktı. Jordan’ın takıma katılmasıyla Bulls’un da kendini bulmaya başlaması, “Şampiyonluk kazanabilir mi?” tartışmalarını da beraberinde getirdi. Doğru ortamda takımını bu başarıya ulaştırma potansiyeli en yüksek isim olarak MJ, kariyerine devam ederken 1989-90 sezonu Play-Off’u hem kulüp hem de MJ için o zamana kadar ki en büyük sınav oldu. Fiziksel mücadelenin günümüz basketboluna göre çok üst seviyede olduğunu belgeseli izlerken görebiliyoruz. O dönem “Bad Boys” lakabıyla anılan Detroit Pistons takımı bu mücadeleyi sınırları zorlayan bir çirkinlikle gerçekleştiriyordu. Chicago Bulls ile eşleştiklerinde taktiksel antrenmanları dışında Jordan’a yönelik çirkin planlar da çalışmışlardı. Nitekim Jordan’ın seri boyunca yediği “dayak” sonucunda Chicago Bulls bir kez daha şampiyonluk hayaline veda ediyordu. Sezon sonunda konuşulan şey ise Michael Jordan’ın iyi bir oyuncu olduğu ama takımını şampiyonluğa taşıyabilecek isim olmadığıydı. Ligde böyle çirkin mücadele eden ve kurallara takılmayan bir takım varken buna uyum sağlamak en doğru hareket olurdu. Nitekim Bulls takımı bunu gerçekleştirip bir sonraki sezon aynı eşleşmeden galip çıkmayı başardı. 1991 Chicago Bulls şampiyonluğu NBA’de yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu: Michael Jordan dönemi... Belgeselin en iyi kotardığı işlerden biri, bu dönemin ruhuna uygun, yapay olmayan şarkılar seçmek olmuş. Kullanılan “old school” hiphop şarkılarının çoğu basketbolun ritmini ve destansı MJ dönemini izleyiciye aktarmada çok faydalı. Mesela 1992 Olimpiyatları dönemini anlatan kısma Nas’ın “If I Ruled The World” şarkısıyla girmek cuk oturuyor. Bu kısımda ilgi çekici özel içerikler de göze çarpıyor. ABD Milli Takım tarihinin en iyisi olarak anılan bu “Rüya Takım” harika bir takım ortamına sahipti; belgeselin bu takımın hikâyesini, bu harika ortamdan kızgın bir rekabet çıkarabilecek tek ismin, Jordan’ın ekseninde özel içeriklerle anlatması harika görüntüler sunuyor bize. Yıldızların All-Star dışında aynı hedef için toplanması basketbolun en üst seviyelerinden birini yaşatıyor ve The Last Dance bize bunu MJ ekseninde çok güzel gösteriyor.

Episode / Seçilmiş İçerikler

The Sinner
Temmuz - Ağustos 2020

The Sinner

Alman polisiye yazarı Petra Hammesfahr’ın aynı adlı romanından 2017’de uyarlanan The Sinner, ilk se...

IN THE DARK
Haziran 2020

IN THE DARK

Eğlenceyle gerilimin ve dramın iç içe geçtiği bir polisiye In The Dark. Bir şaheser değil, polisiye ...


Episode Sayılar