Kötülüğün Yükselişi: HİTLER

All About History / Ocak - Şubat 2021

Alman ulusunu tekrar "muktedir" kılma arayışındaki demagoglar isyan, ırkçılık ve baskıyı nasıl kullandılar?
Yazarlar: Emily Turner-Graham ve Michael HaskewHaskew

Hitler’in 1924 tarihli Kavgam adlı otobiyografisine bakılırsa, doğumundan itibaren yaşamının seyri onu 1933-1945 yıllarındaki Alman diktatörlüğüne sürüklemişti. Her şey kaderin güçleri tarafından özenle hazırlanmıştı. O, Alman ulusuna liderlik edecek kişiydi. Ancak, aslına bakılırsa tarih hiç de böyle pürüzsüz değildir. Hitler’in, 1930’larda totaliter Nazi devletine hükmetmek üzere yükselişinin sonrasında Alman halkını savaşa sürükleyerek neredeyse topyekûn bir yıkıma yol açışının hikâyesi ise bundan çok daha karmaşıktır.

Bu hikaye, 1. Dünya Savaşı’nın ve ardından gelen sosyal, ekonomik ve politik kaosun trajedisinden; yeni bir başlangıç arayışındaki ulusun aşırı uçlara çekilişinden; harap olmuş bir kişinin ve takipçilerinin zeki, kültürlü ancak aynı zamanda savaştan yara almış bir ulusa, ulusun yeniden doğuşu mitini kabul ettirmekte aşırıya kaçmasından doğan bir hikâyedir. Hitler’in kısa süreli bir mahkûmiyetin ardından salıverildiği 1924 yılından 1934 yılına kadar olan dönem ve Uzun Bıçaklar Gecesi’nin vahşi cinayetleri, iktidara giden yoldaki önemli süreçlerdi.

Hitler 20 Aralık 1924 yılında, Güneybatı Bavyera’nın Landsberg am Lech kentindeki Landsberg Hapishanesi’nden çıktığında, 8-9 Kasım 1923 tarihinde Birahane Darbesi’ndeki rolünden dolayı hüküm giydiği vatana ihanet suçunun 5 yıllık mahkûmiyetinin yalnızca dokuz ayını yatmıştı. Bu olay, 1919 yılında kurulmuş olan Nazi Parti’sinin acemi üyelerinin ve az sayıdaki yandaşın, nefret ettikleri Weimar hükümetini devirme girişimiydi.

Hitler’in, Nazi yanlısı bir hâkimin başkanlık ettiği yargılaması, görüşlerini yayması için Hitler’e geniş kapsamlı bir kamusal alan sağlamaktan başka bir işe yaramadı. Ulusal gazetelerin duruşmayı yayınlamaktaki hevesi bu duruma tuz biber ekti. Darbe girişimindeki suçunu itiraf etmek bir yana bundan haz almıştı. Sanık sandalyesinde kendinden emin bir şekilde “Marksizmin yok edicisi olmaya karar verdim” diyerek, kaostan ve savaş yıllarının sefaletinden kurtulmak için Almanya’nın neye ihtiyacı olduğuna dair sağ kanattan pek çok kişinin de paylaştığı bir inancı ilan ediyor ve kendisini bunu gerçekleştirecek “güçlü adam” olarak tayin ediyordu. Darbe girişiminden sonra, kendini geleceğin liderinin çığırtkanlığını yapan biri olarak değil, bizzat geleceğin Führer’i (lider) olarak görüyordu.

Hitler, (1933 yılında yardımcılığına atanan) Rudolf Hess ile birlikte hapishanede oldukça konforlu bir mahkûmiyet geçirdi. Misafir kabul edebiliyordu; sonradan Üçüncü Reich döneminin önemli figürleri haline gelecek Ernst Röhm, Wilhelm Frick ve Alfred Rosenberg gibi çok sayıda meslektaşı bu dönemde Hitler’i sayısız kez ziyaret etmişti.

Bu durum, Hitler’e, hapishane duvarlarının ardındayken görüşlerini ortaya koymasını sağlayacak ve nihayetinde parti lideri olarak konumunu sağlamlaştıracak, aynı politik görüşten bir grup kurma imkânı vermişti.

Üstüne üstlük, politik manifestosunu oluşturmak için de zaman bulmuştu. Aslına bakılırsa, hapis hayatını, “devletin finanse ettiği bir üniversite” olarak tarif etmişti. Mahkûmiyeti sırasında yazdığı Kavgam adlı kitabında, tüm hayatı boyunca pek değişmeyecek olan bir dizi düşünceyi ayrıntılı şekilde açıklamış ve Nasyonal Sosyalist (Nazi) ideolojinin çekirdeğini biçimlendirmişti. Ayrıca bu kitapta, Almanya’ya liderlik etmesinin kaderin bir yazgısı olduğu fikrini güçlendirmek için yaşam hikâyesini yeniden biçimlendirdi.

O ve çok sayıda takipçisi, Hitler’in, “1918 yılındaki ihaneti ortadan kaldıracak, Almanya’nın kudretini ve iktidarını yeniden inşa edip, Germen devletinin yeniden doğuşunu sağlayacak, ulusun beklediği “Büyük Lider” olarak mesihvari bir misyon” üstlendiğini düşünüyordu. Otobiyografisi, bazı Almanlar için Nazi döneminin 1945 yılındaki acı sonuna değin sürecek “Führer mitinin” başlangıcını gösteriyor. Hitler sempatizanı bir yazar, 1924 yılında şöyle yazmıştı: “Alman halkının ruhunda uyuyan fikirler ete kemiğe büründü… Ulusun özlemi Adolf Hitler’de vücut buldu.”

“Kavgam’daki bazı görüşler halk arasında yaygın olan inançlardı. Hitler’in yaptığı şey bu inançları aşırı uçlara götürmekti”

Kavgam
Kavgam, sürekli bir mücadeleyle karakterize olan bir dünya betimliyordu. Tüm varoluş, güçlü ile zayıf arasındaki mücadeleye indirgenebilirdi. “Bırakın yaşamak isteyenler savaşsın. Sonsuz mücadelenin dünyasında savaşmak istemeyenler yaşamayı hakketmiyor.” Hitler, Darwin’in Evrim Teorisi’nin insanlığa uygulandığı, “en güçlü olanın hayatta kalması” olarak özetlenebilecek Sosyal Darwinizmi destekliyordu. Güçlü ve zayıfı tanımlamanın başlıca yolu kavramlara ırk merceğinden bakmaktı. Kavgam’da yazdığı üzere, “Irk meselesi yalnızca dünya tarihinin değil, tüm insanlık kültürünün de anahtarını sunar.” Uzun boylu, yapılı, sağlıklı, sarışın ve mavi gözlü olarak nitelenen Alman idealinin ve insanlığın en üstün dışavurumu, Aryan ırkıydı. Aryanların fiziksel zindeliği, oldukça yaratıcı kültürlerinde de ifade buluyordu. Hitler’e göre Aryanlar “kültürün kaynağıydı.” Bunun tam karşısında ise Yahudiler yer alıyordu. Naziler, Yahudiliği bir din olarak değil; fiziksel, zihinsel ve ruhsal bakımdan hastalıklı bir ırk olarak betimliyordu.

Hitler ayrıca, Yahudiliğin özgün bir kültürden yoksun olduğunu savunuyordu. Aryanlar kültürü yaratırken, Yahudiler kültürü zapt etmiş, taklit etmiş, yozlaştırmış ve nihayetinde yok etmişti. Nazilere göre yakın zamanda Almanya’da gerçekleşen buydu. 1. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar cephede savaşırken Yahudiler Bolşevizm ve feminizm gibi zararlı modern fikirleri yurda sokarak, geleneksel Alman kültürünün altını oymuşlardı. Sonuç olarak, cephe yıkılmıştı ve savaş kaybedilmişti. Aşırı sağcıların meşhur Dolchstosslegende veya “sırtından bıçaklama” teorisi buydu.

Bu nedenle, Yahudiler Almanya’nın düşmanıydı ve toplumdan tasfiye edilmelilerdi. Bu tasfiyenin hangi kapsamda olması gerektiğine dair çok sayıda öneri getirilmişti. Bununla birlikte, Avrupa genelindeki tüm Almanların büyük Alman Devleti’nin çatısı altında bir araya gelmesi gerekiyordu. Bunu gerçekleştirebilmek için daha fazla Lebensraum (yaşam sahası) ele geçirmek gerekecekti. Tüm bunların yanı sıra, Versailles Antlaşması’nın “ihaneti” yeniden ele alınmalıydı. Hitler’in uzun vadeli hedefleri belliydi.

Kavgam ile Hitler’in hedefleri arasında birbiriyle çelişen görüşler söz konusudur. Ekonomist Johannes Zahn’a göre, “Kavgam’ı okumak, tam anlamıyla İncil’deki gerekliliklere inanmak gibiydi. Bunlar gereklilikti, ancak kimse tamamıyla yerine getirilebileceğine inanmıyordu.” Diplomat Manfred von Schröder’e göre, “hiç kimse kitabı gerçek anlamda ciddiye almamıştı.” Fakat yine Johannes Zahn’a göre, Almanya’daki Yahudi etkisi “fazla ileri gitmişti.” Kavgam’ın, sonu getirilemeyecek kadar “deli saçması” bir kitap olduğunu savunan Herbert Richter de 1. Dünya Savaşı’nda kaybedilen Alman topraklarının iade edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Görünüşe göre, Hitler pek çok kişinin paylaştığı inançları dile getirmişti, ancak bunları aşırı uç noktalara taşımıştı. Kitap başlangıçta pek satmadı fakat 1939’a gelindiğinde, İncil’den sonra en çok satan kitaptı. 1945 yılına gelindiğinde ise 10 milyon adet satılmıştı.

Birahane Darbesi ve Hitler’in hapiste geçirdiği süre, Nazi Partisi’ne, iktidara giden yolun seçim sandığından geçtiğini öğretti. Silahlı darbe çözüm değildi. İktidarı kazanmadan ve demokrasiyi yok etmeden önce, Almanya’nın demokratik sisteminin bir parçası haline gelerek sistemi içerden yıkacaklardı. Hitler’in söylediği gibi, “onları yenmek için daha fazla oy almak daha iyi nişan almaktan uzun sürse de, en azından sonuçlar kendi hazırladıkları anayasayla garanti altına alınmış olacak.”

All About History / Seçilmiş İçerikler

Cadı avı
Mart - Nisan 2021

Cadı avı

Erken modern dönemde Avrupa ve Amerika’da binlerce kişiyi işkenceyle öldüren cadı avcıları vardı. Pe...


All About History Sayılar